Ey Sonbahar... Bir haber verseydin gelirken keşke...

Posted: 5 Eylül 2010 Pazar by Orçun Ersan in
0




Tamam kabul... Herkesten çok istiyordum gelmeni... Sen gelince birçok şey de beraberinde geliyor benim için... Sinemalar daha iyi filmleri vizyona sokuyor mesela... Kapalı mekanlar açılıyor sonra... Evde oturup film izlemek daha bir keyifli oluyor... Bunlar senin sosyal getirilerin...

Ama güneş yanığı ellerinde ruhumun bütün yaz kavrulmuş o hiç dokunulmaması gereken yerine niye dokundun ki sen şimdi durup dururken... Ben yazın rehavetinden daha yeni yeni kurtulmaya çalışırken, birden bire gündüz düşünden uyandırmanın ne alemi vardı beni... Eskiden kalma üstü tozlu unutulmuş yerlerde beni gezintiye çıkarmak ne kazandırdı sana... Bir de nispet yapar gibi arka bahçedeki çınarın birkaç yaprağını da sarartmışsın... Başka şehirdeki bir kadını da karşıma çıkardın bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi... O da seninle bir olmuş, üstüme geldi iyice... "İşim var, sonra konuşalım" deyip kapattım telefonu alelacele...

Dinlediğim müzikler bile değişti... Sabah uyandığımda ilk dinlediğim şarkı Mazzy Star'dan Flowers in December oldu... Öğlene kadar birşey yemeden çamur gibi kahveyle birlikte bir paket sigara bitirdim senin yüzünden...

Hoşgeldin, sefalar getirdin sevgili Sonbahar ama haber verseydin keşke gelmeden... Hazırlık yapardım... Şimdi umduğunu değil, bulduğunu -artık ne bulacaksan- yiyeceksin bu yüzden...

Bir zamanlar bir 2019 vardı...

Posted: 9 Mayıs 2010 Pazar by Orçun Ersan in
0


90'lı yılların ortalarıydı. 20 yaşında olmanın verdiği heyacan ve delikanlılıkla artık bende gece hayatına dalış yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyordum. O zamanlar İstanbul gece hayatının kalbi Taksim ve Beyoğlu bölgesinde atıyordu. Eğlenilebilecek de doğru dürüst müzik çalan pek bir yerde yoktu açıkçası. Sonra kulaktan kulağa bir söylenti yayılmaya başladı:

- Duydun mu Talimhane tarafında biryer varmış. Amsterdam klüplerini aratmıyormuş. Mutlaka görmelisin.

- Yapma yahu ! Adı neymiş ki ?

- 20

İşte benim 19 ve 20'yi keşfetme maceram böyle başlar. Şimdilerde sadece ticarethane mantığıyla açılan bir dolu makyajlı klüpten çok uzakta, sadece iyi müziğin çalındığı kendine özgü bir mekândı 20. Bundaki en büyük pay, gelen müşteri kitlesini sadece bir para makinesi olarak görmeyip, aynı zamanda dost olarak da gören ve şu anda aramızda olmayan önemli işletmeci Ceylan Çaplı'nındı. 20 bir klüp olmasının yanısıra, o dönemde DJ'liğe adım atmış ve şimdinin saygı duyulan isimleri için de bir okuldu adeta. Mehmet Cavcı, Murat Uncuoğlu, Ufuk Özgönül (bildiğimiz ismiyle U.F.U.K.) ve daha niceleri bu okuldan mezun olduktan kitleler tarafından tanındılar aslında. Kapıdaki bodyguradlar bile bir başkaydı orada. Sarhoş olursanız sizi taksiye bindirirler, sevgiliniz sizi terk ettiğinde klüp kapısının hemen yanından inen merdivenin basamaklarında oturup acınıza ağlarken gelip sizi teselli ederlerdi.

Sonra 19 ve 20 kabına sığamaz oldu. 20'yi 20 yapan büyük insan Mehmet Cavcı'nın dahiyane fikriyle iki rakam birbirine entegre oldu ve 2019 açıldı. Maslak Oto Sanayi Sitesi'nin yanında, çok da fazla bir dekorasyon masrafı olmadan açıldı üstelik. Çünkü klübün dekorasyonu hazırdı zaten. Hurda otomobiller ve varillerin arasından yürüyüp giriyordunuz klübe. Garsonlar ise işçi tulumu giyip kafalarına baret takıyorlardı. (Şimdilerde bu tarz konseptleri gördükçe Ceylan Çaplı'nın dehasına bir kez daha hayran oluyorum.)

O dönemde bir de özel radyo furyası başlamıştı. Radyolar mantar gibi çoğalmaya başlarken, 2019'a gidip eğlenen kitleye, orada çalan plakları sadece haftasonları dinlemek yetmiyordu. Bu şiarla Mehmet Cavcı yine bir atakla öne geçiyor ve Radio 2019'u kuruyordu. Artı herşey yerli yerindeydi ve 2019 kitlesi iyice kemikleşmiş bir hâl aldı.

Yıllar geçtikçe ekonomik sebepler ve rant kavgaları yüzünden 2019 tarih oldu. Radyo satıldı. Şimdilerde Radyo Eksen 96.2 olarak bildiğimiz frekanstan bir zamanlar Radio 2019 yayın yapardı. İlk zamanlar uzun bir süre radyomu o frekansa ayarlayamamıştım üzüntüden. Sonraları alıştım.

İşte yukarıda birkaç cümlede anlatmaya çalıştığım bu ruh dün gece yine yaşandı. O zamanın kemikleşmiş 2019 tayfası, The Hall'da yıllar sonra yeniden buluştu. Klübün olduğu sokağa aynı eskiden olduğu gibi hurda otomobiller getirildi. 2019 ismine ithafen olay tam 20:19'da U.F.U.K.'in pikabın PLAY tuşuna basmasıyla start aldı. Yukarıda bahsettiğim bütün isimler kabin başında arz-ı endam edip, o dönemin plaklarını çalarak bize tarif edilmez bir keyif ve mutluluk yaşattılar.

Gecede bazen hüzünlenip, bazen mutlu olduk... Eski dostlarla karşılaştık... Görüşmediklerimizle hasret giderdik... Gecenin sonunda ise yüzümüzde buruk bir tebessümle evlerimize döndük... Sözün özü; biz 2019'u çok özledik.




"Çeyizlik Filmler" sergisi, WallPeople ve şahane mekan Milk Gallery

Posted: 11 Nisan 2010 Pazar by Orçun Ersan in
0

Yüz yüze görüşme konusunda epey bir arayı açtığım fotoğraf grubundan arkadaşlarla buluştuk dün akşam üzeri. Beyoğlu kalabalığından ve hengâmesinden bunalmışken sevgili dostum Haluk'a "Üstad çok enteresan bir sergi var Galata tarafında bir göz atalım mı ?" şekilnde bir soru yöneltir yöneltmez kendimizi Milk'in kapısında bulmamız bir oldu.

Milk, benim şimdiye kadar gittiğim makyajlı sergi salonlarından çok uzak, gayet "indie" bir salon. Hatta salon demek bile yanlış. Bir nevi sergi odası. İçeride şu pahalı alışveriş merkezlerinde görmeye alışık olduğumuz "design" ürünlerden çok farklı, gayet özgün ürünler sergileniyor ve aynı zamanda satışa sunuluyor. İçeriye bir kere girdikten sonra da çıkmak epey bir vakit alıyor ona buna bakmaktan.



Şu sıralar el emeği göz nuru tabirine oldukça uyan da bir sergi var Milk de. Ezgi Genç adında 22 yaşındaki genç bir kadının "Çeyizlik Filmler" adını verdiği bir sergi. Şu ana kadar bir çoğumuzun belleklerinde yer etmiş birçok sinema filminin önemli karakterlerini keçeden kesip biçmek suretiyle yeniden hayata geçirmiş Ezgi. "Çeyizlik" olarak nitelendirilen filmler arasında, Amélie, My Neighbour Totoro, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ve Persepolis benim en beğendiklerim oldu. Ayak üstü biraz sohbet etme imkânımız da oldu kendisiyle. Aslında bu yeteneğinin yanı sıra iyi de bir hat sanatçısı olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor kendisi. En çok da okuldaki Osmanlıca dersinin zorluğundan dem vuruyor.

Sergi yaklaşık 10 gündür arz-ı endam etmesine rağmen, birçok yüksek tirajlı gazetede ve internet haber sitelerinde yerini almış durumda. 18 Nisan olarak belirlenen sergi bitiş tarihi ise 22 Nisan'a kadar uzatılmış. (Bizzat Ezgi söyledi :) Yapacak çok önemli bir işiniz yoksa kesinlikle birkaç dakikanızı ayırmaya değecek.

Bu şahane serginin dışında bir de güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı Milk. Dün akşam gerçekleşen WallPeople adlı etkinlik İspanya menşeili olmasına karşın, İstanbul ayağını da içine alarak aslında global bir etkinliğe dönüştü. Etkinliğin amacı, fotoğraf çeken ve fotoğrafa ilgisi olanları bir araya getirmek aslında. Siz çektiğiniz bir fotoğrafı duvara yapıştırıyorsunuz. Eğer bir başka fotoğraf yapıştıran sizin fotoğrafınızı beğenirse değiş tokuş yapmak suretiyle fotoğraflar el değiştiriyor. Bu sayede de sizin gibi fotoğrafa gönül vermiş birçok insanla da tanışma fırsatınız oluyor.

Sözün özü sanat ve üretim adına gayet dolu bir hafta sonu geçirdiğimi söyleyebilirim. Milk ve orada tanıştığım insanlar ise en büyük kazancım oldu. Nasıl diyorlardı ecnebiler : "Yine gelecek ben !"

"Senin şu anda bir şirkette CEO olman lazım..."

Posted: 20 Mart 2010 Cumartesi by Orçun Ersan in
0

Dün akşam evde oturup miskinlik yaparken bir arkadaşımın ev oturması davetine icabet ettim... Güzel donatılmış bir sofrada yemeklerimizi yedikten sonra kahvelerimizi içerken müzikten açıldı konu... Bu müzik denilen hususta bildiklerim tanığım birçok insan tarafından takdir konusu olmuştur sürekli... Sağolsunlar... Bir ara kendimi kaptırmış konuşurken, arkadaşımın kurmuş olduğu "Senin şu anda bir şirkette CEO olman lâzım, hâlâ nelerle uğraşıyorsun" cümlesi, kafamda içi suyla doldurulmuş bir balon gibi patladı adeta...

35 yaşındayım... Bu yaşa kadar çok fazla şey yaşadığımı söyleyebilirim kendi adıma... Burada görmüş geçirmiş adam edebiyatı yapma niyetinde de değilim ama düşünmeden de edemedim bu cümleyi duyduktan sonra... Ben gerçekten CEO olabilirmiydim ? Cevabı çok kolay : Elbette hayır... CEO'luk denen şey ciddi bir yetenek gerektiriyor bir kere... En başta seçilmiş olmalıyım... Star Wars'daki Luke Skywalker ya da Matrix'deki Neo gibi yetilere sahip olmalıyım bir kere... Mutlak surette bir akıl hocam olmak zorunda... Beni ince ince işleyerek iş dünyasının orospuluklarını öğretip bu orospuluklara karşı dirayetimi sınamalı gerek en başta... Belirli sınavlardan, testlerden geçmeliyim... İyi yerlerde düşüp kalkmalıyım... Gardrobumda mutlaka birden fazla Armani ya da Zegna takım elbisem olmalı... Bir residence'ta kalmalıyım... Apartman dairesi CEO'luk jargonuna sürülen ve yeryüzündeki hiçbir temizlik malzemesinin çıkaramayacağı bir lekedir çünkü... Sonra önemli adamlarla tanışmalıyım sürekli... Belirli vakıflara ve klüplere üye olmalıyım... Kuşe kağıda basılı bir sürü derginin abonesi olmalıyım... En çok da şu rakamlarla ilgili olanlarına...


Ne çok şey var değil mi yazmaya kalkınca... Ben CEO'luğu geçtim... Daha önce çalıştığım yerlerde "Şef" lik statüsüne bile yükselememiş bir adamım... Hiç de rahatsızlık duymuyorum bundan... Doğum tarihine göre yaşımın başında 3 rakamı olmuş olabilir... Fizyolojik olarak da bunu hissediyor olabilirim zaman zaman ama ruhen hiç o yaşta hiseddemiyorum ki ben... Yani o yaşta bir adam ne konuşmalıdır, nasıl davranmalıdır, sorumlulukları neler olmalıdır hiç düşünmedim... Eskiden nasıl düşünüyorsam şimdi de aynı düşünüyorum... Servise binip şirkete giderken, sabah gazetenin ekonomi sayfasını hiç okumadım... Genellikle mp3 player'ımın kulaklıkları takılı halde ya Led Zeppelin ya da The Doors dinliyor olurdum çünkü... Pek fazla mesaiye de kalmadım... Normal çalışma saatlerimde paydos edip eve döndüm... Şu motivasyon kisvesi altında organize edilen "Bakalım bu herif / hatun içince dili çözülüyor mu" temalı şirket yemeklerine çok nadir katıldım... Dilimi çözmeye çalışanların dillerini çözdüğüm için de hep ben kötü oldum...

Şimdi işler değişti... Köprünün altından çok sular aktı... Yakın zamanda hayatıma girip çıkan bir "plaza kadın"ı bu "bussiness rules" denilen şeyi bana tüm tafsilatıyla izah etti... Fotoğraf makinesinde diyaframı her açışınızda ya da kısışınızda stop arttırmak ya da azaltmak diye bir tanım vardır... İnanın bana diyaframım öyle bir açıldı ki artık kısmak için epey bir geriye dönmem lazım... Kurallar belli... Uygulayacak saha arıyorum şimdi... Hele bir bulayım, el mi yaman bey mi yaman o zaman görecek iş dünyası... Messi gibi oynamazsam namerdim :)




Doğum Sancısı Sona Erdi

Posted: 18 Mart 2010 Perşembe by Orçun Ersan in
1

Aylardır bir yığın sosyal paylaşım sitesinde gezinip duruyorum... Herkes aklındakini -bazen aklında olmayanı bile- söyleyip duruyor... Kimisi 140 karaktere sığdırıyor kendini, kimisi de enginlere sığmayıp taşıyor adeta... İşte bu taşanlar sosyal paylaşımlardan sıkılıp "Ulen internet sen mi büyüksün ben mi büyüğüm" şeklinde nidâlarla kendi çöplüklerinde ötmeye başladı... Ama öyle horoz sesi gibi kulak tırmalayıcı da çıkmıyor sesleri... Gayet ahenkli ve kimi zaman gayet kreşendo çıkabiliyor sesler...

İşte hal böyleyken uzun zamandır aklımın bir köşesindeki "kendi çöplüğümü yaratma" fikrini nihayet hayata geçirmiş bulunuyorum... Vakti zamanında bu internet aleminde birkaç kelam etmişliğim var çok şükür... Ancak insanın bir günü bir gününe uymadığında içinden pek yazmak da gelmiyor bazen... Şimdi anlıyorum ki ayağa kalkıp bir silkelenmek yetiyormuş aslında o geçmişte bırakılanları geri getirmek için...

Sözün özü; bundan böyle hayata dair ne varsa benim gözümden görmek isterseniz eğer, buralarda olacağım... Beklerim efendim :)